YILMAZ GÜNEY'İN HINCI ZULÜM DÜZENİNE KARŞI HALKIN KIVILCIMIDIR

YILMAZ GÜNEY'İN HINCI ZULÜM DÜZENİNE KARŞI HALKIN KIVILCIMIDIR
(NİHAT BEHRAM-ÖZGÜR BAKIŞ)

Yılmaz Güney'in, ölümünden bunca yıl sonra, bunca sıcak tartışılıyor olması, derin kökleriyle halka maloluşunu en açık kanıtıdır. Devrimci gelişmeye karşı duyulan müzmin düşmanlığın, halkın değerlerine kara çalması, yok sayması, saldırması şaşırtıcı değildir. Düşmanlık duygusunun yoğunluğu, kullanılan yöntemi de belirlemektedir.

Bir ucu Arjantin'de, bir ucu Hindistan'da, Solanas'tan, Mirinal Sen'e dek, 20. Yüzyıl'a, yaşadığımız çağa damgalarını vurmuş dünya aydınlarıyla derin politik ve kültürel dostluk kurmuş ve etkilemiş, bir sanatçıya "entellektüellik" adına küfürbaz saldırının özünde, düşünce muarızlığından da öte (Yılmaz'ın düzenle uzlaşmaz kişiliğinden, Kürt kimliğine ilişkin tutumuna dek daha birçok etken yanı sıra) psikolojik başka etkenler de aramak gerekir.

Ben şahsen, Godard gibi, Goretta gibi, Elia Kazan gibi, yüzyılın büyük ustalarının ağızlarından Yılmaz'a duydukları derin hayranlığı dinlemiş biriyim. Bunun duygusu, bu ülkenin, bu halkın gerçek evlatlarına ancak gurur taşır.

Alevlendirilen tartışmanın düzeyi, doğrulardaki ittifak temelinde, yanlışların saptanıp çizilmesi, çizilip eleştirilmesi olmadığı için; topyekün yok sayma, kara çalma ve saldırı olduğu için, saldırı sahiplerinin iştahayla bekledikleri tuzaklarına düşmemek, yani aynı düzeyde ve fakat karşı kutuptan bir başka yanlışı tekrarlamamak gerektir.

Devrimci gelişimin uzun vadeli çıkarını gözeten tutum en doğru tutumdur. Aksi, dehanın ışıltılarını taşıyan yeteneğiyle insanlığın bir zenginliği olan Yılmaz'ın, şu yoksul halkımızın bir gerçek evladının anısını incitmek; üstüne üstlük, bize bir şey katacak derken, bir şeyleri eksiltmek, çarpıtmak olur.

İzmir eski Belediye Başkanı, nasıl ki halkımızın bir başka değerine karşı, bir kesim "politikacımızın" düzeyini gösterdiyse, bu kez de, birileri, bir kesim medyanın düzeyine işaret etmiştir.

Tanıyan arkadaşlarımız bilir ki, uzun yıllar yakın ilişki içinde olduğum, en belalı işlere birlikte kelle uzattığım Yılmaz'a, aynı zamanda eleştirel yaklaşmış, sert eleştiriler yöneltmiş biriyim. Yaşadıklarımızı, gözlemlerimi, düşüncelerimi kitaplaştırıp, artık bu konuda konuşmamaya da karar vermiştim. Arkadaşlarımızın ısrarındaki olumlu tutum ve yaklaşım, belli noktaların altını tekrar çizmeme vesile oluyor. Yine kültür yazılarımı izleyenler bilecektir ki, beni devrim karşıtı güçlerin devrimci gelişim ve devrimcilere yönelik demagoji ve saldırılarından çok, kendi içimizdeki yanlışlarımızın altını çizme ilgilendiriyor. Eğer siz değerlerinize sahip çıkarken, yanlışlarınızın altını da dikkatlice çizmiyor ve onlardan arınmak için titizlikle mücadele etmiyorsanız, yanlışların zaman içinde mayalanıp, doğruları da korkutması kaçınılmazdır. "Yılmaz Güney'le Yasaklı Yıllarımız" adı altında, Yılmaz'la olan anılarımı yazarken de yöntemim bu, yani bütün boyutlarıyla gerçekçilik olmuştur. Yani, bedeli ne olursa olsun, gerçeğin ölçüleriyle hareket.

Kitap yayımlandığında kendilerini "zaman havarisi" sayan, kendisiyle çelişen düşünceye tahammülü olmayan (acıdır ki kimi sol) çevreler, pek de bugünkü medyanın saldırı dilini aratmayan bir dille, bana karşı saldırıya geçmişlerdi. (Öyle ki, hocamız Vedat Türkali, bir yazı dizisiyle bu saldırılara yanıt vermek, kitabıma sahip çıkmak gereğini duymuştu. Sırası gelmişken belirtmeliyim ki, Yılmaz Güney hakkında en tutarlı ve derinlikli yaklaşım, Güney'in de hocası olan Vedat Türkali'nin, "Özgür Ülke" gazetesinde Ekim 1994'te yayımlanan "Düşünmeliyiz" başlıklı bu yazı dizisidir. Yazı, Türkali'nin "Ölmedikçe" adlı kitabında da yer almıştır.)

En sert eleştirileri içerdiği halde, Yılmaz'a devrimci bir tarzda sahip çıkmanın yolunda önümüzü tıkamaya yeltenen söz konusu saldırılar, genç kadrolarda gerçekçiliğin, bilimsel ölçülerin gelişmesine değil, 'mitos ve efsaneciliğin' körüklenmesine hizmet ettiler. Ne adına, "devrimcilik" adına!

Bence, devrimci gelişmenin müzmin düşmanlarınca, şu ya da bu konuda yapılan demagojik saldırıların alevleri etkili değildir, parlar, geçer. Yeter ki siz ayağınızı toprağınıza sağlam basmış, köklü basmış olun. Asıl şaşırtıcı olan, kendi değerlerine sahip çıkmanın doğru yöntemlerini bulamayan halk güçlerinin tutarsızlıklarıdır.

Yılmaz'ın, ölümünden sonra "evliya" gibi anılır olması, sağlığında hır-gür yaşadığı örgütlerce bile eleştirisiz "tabu" halini alması, (ki nedenlerini saptamak ayrı bir konudur), gelişmenin değil, gerilemenin hizmetinde olmuştur.

Toplumun manevi önderlerini de içimizden birileri olarak görmemiz gerekmiyor mu? Bunun, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Can Yücel, Ahmed Arif gibi çok güzel örneklerine de sahibiz. Yaşamları ve yaptıklarıyla, bizlerden biri gibi sade kalmış, mitoslaşmamış, efsaneleşmemiş, övgüye olduğu kadar eleştiriye de açık olan...

"Mitosçuluk-efsanecilik" bilim öncesi çağın tutumudur. Tapınma vardır. Dindar, Kuranı, Allah'ı eleştirmez, tapar. Bilim eleştiriye dayalıdır. Sol kesimin Yılmaz'a yaklaşımı, dindar yaklaşımı olmuştur. Bunun kuşkusuz ki, Yılmaz'dan kaynaklanan kökleri de var. Fakat unutulmamalı ki, Yılmaz'ın efsane kılınmasında asıl pay, bugün saldırılarıyla uğraştığımız medyadır, magazinci basındır...

Hiçbir solcu, Can Yücel'e "alkol tutkunu" dendiğinde kalbinden vurulmuyor! Onun alkol tutkusunu da bir takım çevreler, demagoji malzemesi yapamıyor. Nedenlerinin düşünülmesi gerekir.

Yılmaz'ın kişiliğinde derin kökleri olan feodallık, anlık öfke patlamaları, öfkelendiğinde dengesini yitirişi, böylesi anlarında yakın çevresine bile acımasız oluşu, narsizmi, politik tutkuları, ve bunların ürünlerindeki yansımaları, uzmanlarınca yapılması gereken ayrı bir araştırma konusudur. Ve bunun devrimci kadrolarca soğukkanlı bir biçimde yapılması gerekir. "Gaz"la bir yere gidilmiyor çünkü. Bu yolda adım atacakların, sekter unsurların gözdağına yenik düşmemesi gerekir.

Devrimcilikleri, devrimci bir örgüte üye olmakla sınırlı bir takım kişiler, bu konumlarını, "herşeyi doğru olarak söylüyor olma"nın kartı olarak açtığı ve taraftarlarını da "yazarlarımız-önderlerimiz en doğruyu bilir" koşullaması altında tuttukları için, devrimci gelişim büyük yaralar almıştır. Eğri olursak da doğru konuşmak gerekir. Değerlerimize medya küfür ediyor da sol etmiyor mu? "Aziz Nesin sen nesin?" diye sloganlarda küfür tempoları tutanlar, bunu "sol" adına yapmıyorlar mıydı? Neredeyse her yazar, sol kesimin şu ya da bu kesiminden de olsa, küfürden nasibini almıştır.

Kendi içinden gelen eleştiriyi boğazlamak, karşı tarafın saldırısını havalandırır, azgınlaştırır, can taşır. Mücadele tarihi bunun örnekleriyle doludur. Yılmaz Güney örneklerin en ilgincidir. Ya tam yok sayılıyor, ya tabu. Hiçbir devrimci yayın organında, (herkes hakkında bulabilirsiniz fakat) Yılmaz hakkında eleştirel bir yazı bulamazsınız. (Üstelik Yılmaz'ın kendisi, yaşamının bir dönemini, sekiz on filmi dışındaki filmlerini, yaptığı birçok şeyi çok ağır dillerle eleştirip, çöpe attığını söyleyecek denli tutum takınmış iken.)

Bugün, "hakim öldürme olayı" demagojik bir biçimde alevlendiriliyor, "katil mi değil mi" tartışmalarına dayandırılıyorsa, bunda geçmişteki bir yanlışlığın altının, devrimcilerce doğru ve açık bir biçimde çizilmemiş oluşunun hiç mi etkisi yok? Yılmaz bir hakim vuruyor. Ben ne sosyoloğum ne ahlak uzmanı fakat, Yılmaz'ı tanıyan biri olarak, kendi kişiliğinde bir türlü alt edemediği "anlık öfkesi ve öfkelendiğinde en yakınlarının bile canını yakacak denli dengesini yitirişinin" kurbanı olduğunu biliyorum. Onunla yakın ilişki içinde olmuş, yardım etmiş, filmlerinin oluşmasında belirleyici katkılarda bulunmuş birçok değerli insan, onun bu özelliğinin kırgınıdır. Ben şahsen, Yılmaz'ın, bu tür yanlışlarından sonra büyük azap çektiğinin de tanığıyım. Katillik, plan pusu gerektiren örgütlü bir duygu ve düşüncenin işidir. Yılmaz'ınki ise kendi yanlışına kendinin de kurban oluşudur. Fakat, asıl düşündürücü olan, asıl üstünde durup değerlendirilmesi gereken, Yılmaz'ın yaşamını konu alan bir tiyatroda, "hakim öldürme" sahnesinde, trajik ve acı olanı görüp sarsılma yerine, alkışla slogana kalkanların durumudur.

Hataları, Yılmaz'ın değerini azaltmıyor. Fakat, onun hatalarının bilincinde olmamak, bizim değerimizi azaltıyor. Yılmaz, zulme karşı duyduğu, satın alınmaz, uzlaşmaya gelmez öfkesiyle halkın gerçek evladı, altın yeteneğiyle insanlığın zenginliği devrimci bir sanatçıdır. Halkın değerlerine saldıranların yarına birşeyleri kalmayacak, fakat Yılmaz'ın halkın bağrındaki kök vermiş çok şeyi var.

Fatoş'a da, bu olaylar vesilesiyle arkadaşça bir uyarıda bulunmak isterim: Ben Yılmaz'lı günlerimizin anılarını Yılmaz'ı çok seven o onun başarısı, özgürlüğü için hiçbir şeyi hesap etmeden her işe giren ve girmeye hazır biri olarak yazdım. Anılarım yayımlandığında, Fatoş da bugünkü medyanın Yılmaz'a yönelik dilini aratmayacak bir dille, çevresindeki "kraldan çok kralcıların gazına gelip" hakkımda ağır şeyler yazdı. Bir takım magazin medyasında, benim daha yurduma dönemediğim günlerde, "Yılmaz Güney'i KGB kaçırdı" diye manşet haberler çıktığında, "bu tür provakasyon haberlere karşı bir açıklama yapması" isteğimi, Yılmaz'ın "efsanesi" adına önemsemeyip, onunla yaşadıklarımı, gerçeğin potasında yazınca ağır bir dille bana yöneltmekte gecikmedi. Şimdi soğukkanlı düşünmelidir. O gün nasıl ki (sırf Yılmaz'ın anısına saygımdan) ben Fatoş'un, bana yönelik ağır sözlerine yanıt vermediysem, Fatoş'un, bugünkü, Yılmaz'a yönelik magazin ruhlu saldırıları fazla da ciddiye almamalıdır. Halk kendi değerlerini öyle kolay kolay, burjuva ucuz saldırılara yem etmez. Etseydi zaten ne Dadaloğlu kalırdı ne de Köroğlu.

1973 yılında (yaşı denk düşenler anımsayacaktır) "hakim öldürme" olayı vuku bulduğunda, gerici-faşist çevreler, "katil-lümpen" feryatlarıyla Yılmaz'a karşı büyük bir kampanya açmıştı. Yılmaz'ı bitirmeye and içmişcesine azgın bir kampanyaydı. Yılmaz'ı sevenlerin bir şeyler yapmak için çırpındığı o günlerde Ataol Behramoğlu'nun yazdığı "Yılmaz Güney İçin" adlı şiirin son bölümü ne kadar güzel ve anlamlıdır:

"Seni yok saymak için cüceler uğraşa dursunlar Sen varsın çünkü Türkiye var"

Bir acı ve bir gerçek olarak, bu dizelerin, yaşamını doğrulana doğrulana sürdürmesi tuhaf değil mi? Yılmaz'a yapılan saldırıları kendime yapılmış sayışım da işte bu duygunun içinde gizlidir. Nasıl ki, gerçeği yalanla örtmeye kimsenin gücü yetmeyecekse, güzellikler de onu savunmanın bilinciyle bütünleştikçe daha da güzelleşirler.

Yılmaz Güney İçin
Bütün halklar gibi güzel olan halkımız
Sende kendini görüyor, var olduğunu
Ve bu çocuk gibi sevindiriyor onu
Halkımızın hareketleri
Yansıyor senin hareketlerinde
Gülmesi, konuşması, yürümesi
Seni yok saymak için cüceler
uğraşadursunlar
Sen varsın, çünkü Türkiye var.
(Ataol Behramoğlu / 1973)

NİHAT BEHRAM
 






DUYURU PANOMUZ
Kitapları 1998 yılında ’Toplu Yapıtlar’ adıyla yeniden basılmaya başlanan Nihat Behram’ın kitapları arasında ’Darağacında Üç Fidan’(1976 belgesel) , Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit(1976 belgesel anlatı) ’Göğsü Kınalı Serçe’ (1976 çocuk kitabı) , ’Yalın Yürek’ (şiir) , ’Gurbet’ (1988 roman) , ’Kız Ali’ (1991 roman) , ’Yılmaz Güney’le Yasaklı Yıllarımız’ (1994 roman) ’Özlemin Dili Olsa’ (1999 yazılar-söyleşiler-1) , Başkaldırı şiirleri (2001) Miras (roman 2004) Hayatın Şarkısı(1967-2004 toplu şiirleri) Acının ve Umudun Rengi (2005 yazılar söyleşiler-2) YALIN YÜREK BAYRAM GÜMÜŞ (2007 belgesel anlatı) bulunmaktadır son olarak ta kırkıncı sanat yılın kırk şiirle Tanımlar olarak çıkar 2008
•Burayada yazı yaz!...
• yazı yaz
Burayada yazı yaz
Burayada yazı yaz
Burayada yazı yaz


----------------


----------------
Burayada yazı yaz
Burayada yazı yaz
Burayada yazı yaz
----------



Reklam
 
 
Bugün 14 ziyaretçi (19 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=