Enver Ercan

Nihat Behram İle Söyleşi
İki ayrı dünya yok. Doğasıyla, insanıyla bir dünya var.
Damla da süs olmaktan ötedir şiirde, rüzgâr da...

Sormayı hep unutuyorum: Doğayla bu kadar içli dışlı başka şair yok şiirimizde. A. Arif, E. Gökçe diyeceksin ama onların şiir serüvenleri, seninki gibi 35 yıla yayılan 10 kitaplık bir serüven değil. Kars doğumlu olduğunu, tarım uzmanı bir babayla çocukluk ve ilk gençliğinin Anadolu'da geçtiğini biliyoruz. Yaşamının şiirindeki yansımasından, kaçar göçer yıllarında dağ köylerinde saklanıp kırda dolaştığını da izlemek mümkün. Kır kökenli bir şair değilsin ama yine de şiirin kekik koksun, bir ırmağın çağıltısı duyulsun istiyorsun.

Sadece şair olarak ya da şiir açısından değil, insan olurken böyle bir özellik taşımak gerekmiyor mu? Yani insanın, yaşadığı zaman dilimi ve doğduğu coğrafyayla derin bağları olması gerekmiyor mu? Orada var olup orada şekilleniyorsunuz. Toplum ve doğa... parçası olduğunuz şeyin özellikleriyle şekillenmeniz doğaldır. Ben bu zaman diliminde yaşıyorum ve bu coğrafyada doğdum. Şiirim de dahil her şeyimde tabii ki yaşadığım zaman dilimi ve coğrafyam yansıyacaktır. Hayatın içinde en doğal biçimiyle oluşan halk şiirinde de böyledir. Yaşanan zaman dilimi ve coğrafyanın bu anlamda bütünlüğü vardır. Bu şiirde ozan, yaşadığı coğrafyanın bir parçasıdır. Bundan da öte, bütünleşmiş, o kata ulaşmıştır. Doğa süsleme unsuru değildir, canlıdır ve kendi diliyle şiire geçmiştir. Bu olgu, aynı damardan gelen çağımız modern şiirinde de böyledir. Gittim, Lorca'nın doğup büyüdüğü, şiirlerini yazdığı yerleri buldum. 'Nar' diyorsa, kendini nar katına ulaştırdıktan sonra dediğini gördüm. Kendi coğrafyasının ırmağı, zambağı gibidir. Soluğunda doğanın öyle canlı açması bundandır. Doğa, şiirinde süs değildir. Esasıdır.

Yaşamınız gibi, doğa da, kendi dili, kendi öz benliğiyle solunduğunda, şiirin doğal bir parçası olur. Tersi süslemecilikle oyalanmaktır. Süs şiirde gülümsemez, sırıtır. Cansızdır. Yapaydır. Yanılmıştır ve yanıltıcıdır. Sözgelimi çiçek örtüsüne bakıp bataklığı güzel bulmak yanılmak ve yanıltmaktır. Doğayla bütünleşmek onunla konuşuyor olmayı, dertleşiyor olmayı, sevişiyor olmayı gerektirir. Dilini öğrenmediğiniz şeyle konuşamazsınız. O dili öğrenmek anlık bir şey değildir. Doğa sevdasında 'görücü' usulü olmaz. Uzun süreli sevdayı, yoğun bir bilgi ve duygu birikimini gerektirir. Yaşamınıza kesintisi olmayan bir süreçle eklenir. Tutkuyla onun katına yükselme çabasını gerektirir. Çiçekse çiçek, ırmaksa ırmak, taşsa taş, parçanız kıldığınız, parçası kılındığınız bir şey olarak dilinize düşmelidir. Bu süslemeciliğin ötesinde bir anlam taşır. Derin bakmadınız mı, renklerinden öteye geçemezsiniz. Kırılan daldaki tomurcuğun inleyişini duyduğum için 'inildiyor' diyorum. Daha da ötesi, o inilti beni de alıyor içine. Birlikte inliyorum. Şiire kendi dilimde düşüyor da olsa, onun diliyle solumaya başlıyorum. Kullandığım her sözün, her sözcüğün böyle bir içi var.

Doğanın sesine, imgesine ulaşırken, 'dilini öğrenmek' diye nitelediğin sürecin sende nasıl işlediğini biraz daha açsan, diyorum.

Dalsa dal, kırlangıçsa kırlangıç, mercansa mercan, bir nesne ya da acı, sevinç, özlem, sevda gibi insani bir değer, sesini aradığınız her ne ise, ilkin onun bilgisiyle, duygusuyla dolu olmanız gerekir. Bu sizde, yaşarken birikir. Karşılıklı mıknatıslandığınız yerde daha da derinlere çağırır. Bütün benliğinizle bütünleşmediniz mi sığ kalırsınız, yapaya düşersiniz. Bu bütünleşme zorlamayla da olmaz. Doğal seyrini sürmelidir. Yaptığın işin seni etkilemesi, duygulandırması gerekir. Ağıt, acının diliyle söylenir. Koçaklama yiğitliğin sevda özlemin, sevincin... Yani salt acı sözcüğünü genel anlamıyla bilmek, kullanmak, acının motifleriyle süslenmek yetmez. Acının öz dilini de bileceksin. Onu kendinde soluyacaksın. Bu kata ulaşacaksın. Bu kata ulaşmak, Hallac-ı Mansur'un "Enelhak!" deyişi gibidir. Kızılcıkla sırnaşmasam, caneriğinde kamaşmasam, çağlayanda köpürmesem nasıl bilebilirim neden, niye söz ettiğimi? Şiir söz değil, söz ötesi bir şeydir. Hayatın derinlemesine yeni bir yorumunu içermeyen söz şiirle örtüşmez. Bülbülün katına ulaşmadan, duygusunu içimde eritmeden bülbül demem. Dersem süste kalır. Kafeste kalır. Yapay kalır. Sığ kalır.

En içli öten bülbülü ararken sakapiçine rastladım. Sakayla bülbülü eşlemek, ancak en usta kuşçunun işi. Sakapiçi bunun sonucu. Ve kısır. Sonrası yok yani. Fakat beni çarpan işin bu fantazi bilgi yanı değil. Özgürlük koşullarında çiftleşmiş bülbülü kafeste tutabilecek kuşçu yok. İnsan gücü buna yetmiyor. Ölümü seçiyor bülbül. Özgürlüğünü kuzu kuzu düşmanına teslim eden insandan daha güçlü. O insan ki, bülbülün 24 bölüme ulaşabilen ötüşüyle de yetinmiyor. Sesi daha da acılansın diyerek, kızgın toplu iğneyle, asit damlatarak gözlerini dağlıyor bülbülün. Şimdi bu beni de içimden dağlıyor. Mahzun ve mazlum olan bülbülün yanında duruyorum. Onun sesi olmanın yolu, dilini öğrenmekten geçiyor. Yani "Enelbülbül!" demenin vaktini, gizini arıyorum. Bülbül bu yükle gelip giriyor şiire. Şimdi böyle olmasa, süslemecilikten de öte 'cami önü ticareti' olur. Yani adam, isketeyi, ispinozu yakalayıp kafese doldurmuş, para verip dilek tutuyorsun, salıyor. Arz talep başlıyor. Saldırasım geliyor. Saldırıyorum da. Anını bulup şiire de giriyor bu duygu.

Seni hep coşkulu kılan da bu duygu hali zaten.

Bir yanıyla insanlığın bir parçasısın. Zulme karşı, mazlum ve mahzun olanın acısıyla iç içe, özlemine ses arıyorsun. Kökleri insanlığın geçmişinde olan, yüzlerce yılın birikiminden beslenen bu sesin, yüzlerce yıl sonrasına dönük sürgünleri, filizleri var. Bir yanıyla ise tek bir insansın. Beş dakika sonrasını yaşayacağının garantisi olmayan. Şimdi, beş dakika sonrasının yokluğuyla yüzlerce yıl sonrasını solumak birbiriyle çelişmez. Tam tersi, eğer bilincindeysen birbirini bütünler de. İnsanlığın geleceği için beslediğin bir umutla ölebilirsin de. İşte bu noktada, an da var, geçmişi ve ilerisiyle an ötesi de.

Cezaevinin kalın taş duvarlarına açılmış bir pencerede, yağmura bakıyorum. Bir damla olsun içeri savursun diye rüzgâra yalvarıyorum. Rüzgârın, yağmurun öz diliyle yalvarıyorum. Bir damla düşüyor dudağıma. İçinde, sevdiğim bütün dağların, bütün çiçeklerin kokusu, huyu gizli. Ve kuruma hızı da belli. O hızda soluyorum şiiri. O hızda ama yüzlerce yılın tutsaklık acısının birikmiş bilgisiyle, yüzlerce yıl sonrasının umudunu besleyerek. İşte an süreçle buluşuyor. Damla da süs olmaktan ötededir, rüzgâr da. Her şey kendi dilinde yaşamla buluşuyor. Ben de.

Bunu, doğanın duygusuyla insana, insanın duygusuyla doğaya gitmek, ya da buluştukları yerdeki sözü aramak diye niteleyebiliriz o zaman.

Kırılmış bir dalın gözenekleri, artık açmaz olmuş kuruyan gözyaşları değil midir? Kurşunların götürdüğü yavrusu geri gelmez bir ananın gözyaşları artık açmaz olmuş tomurcuklar değil midir? Bu yapay bir kurgu değil. İçimde öyle şekillenip, dilime öyle geliyor. Yani, hücrede kan içinde sorgulanan genci anlatsın diye bir benzetme aramıyorum. Doğadaki parçasını arıyorum, doğal parçasıyla anıyorum onu. İki ayrı dünya yok. Doğasıyla insanıyla bir dünya var.

Doğayla ilgili olmanın ötesinde bir duygu bu. Sevgiyle bağlılık, tutku gibi. Kendini ona taşırken, onu kendine alıyorsun.

Arananlar hakkında "vur emri" çıkarıldığı günlerdi. Koynumda yavrudan büyüttüğüm sincabımla saklanıyordum. İkimiz de hedeftik. Sonra onunla bir ormanda vedalaştım. Ayrılmak istemedi. Peşimden geldi. Kaçar gibi ayrıldım. Şehre döndüm. Dövüşmeye. Hem kendim ve insan için; hem sincabım ve orman için. İçimdeki boşluğunda sıcak kuyruğuyla, ilk şiirlerimde dolaşıp duran o sincaptır. Mavi yengeçle Dalyan'da karşılaştım. Mıknatısa benzer bir duygusu oldu içimde. Sonra birkaç kez daha gittim. Kıyıdan kıyıya karış karış dolandım; çiçeğinden böceğine sır topladım. Yörenin bitki örtüsü ve hayvanlarının huylarını aradım. Mavi yengecin kumda, çakılda, mermerde sesini dinledim. Detay toplamak için değil, dilini öğrenmek için. Satanını, yakanını, kıranını gördüm. Yerel bir güzellik. Bölgeye özgü bir canlı. Bir gram eti için saldırıyorlar. Adam bıçağı saplıyor bağrına, ateşe yatırıyor. Yarası canından ağır. Tam o an sazlıklarda bir inleme duydum. Kaval sesi gibi bir inleme. Rüzgârdı sazlıklarda inleyen. O sese söz aramaya başladım. Yüzlerce söz sıraladım. Hiçbiri uymadı. "Ah kırılan kabuğu suyun!" sözü uydu. En sadesiydi. Onun ağıtıydı. Onun diliyleydi. Yani su ve rüzgâr gibi sade, su ve rüzgâr gibi kederli.

Günlerce aynı yerine gittim ırmağın. Beni de koynuna alması için yakardım. Dağdan kopmuş denize gidiyordu. Uzaklaşıyordu kendi kaynağından. 'Üç acı, üç hasret, üç kavuşma tanımıyla gel!' dedi. Sınadı yani. Kozaların mahzun ışıltısıyla, kurbanların süsüyle, göç yolunda ağ kapana takılmış bıldırcın bakışlarıyla yine gittim. Bulabildiğim en derin hasret, en derin kavuşma sözleriyle gittim. Onun diliyle konuşup, bir noktada akıp gidebileceğime inanarak gittim. Şiirdi içimde akıp giden.

Bir hayli zahmetli bir süreç bu aynı zamanda. Genç şairleri korkutmaz inşallah anlattıkların.

Ama bunun en önemli ölçüsü zahmeti hissettirmemektir. En karmaşık ve zordan en sadeye ulaşmak, fakat zahmetini hissettirmemektir. Zahmeti hissettirişte yakınma ya da böbürlenme gizlidir. Bu doğaya ters düşer. Süslemecilik ve yapay olan, yüzeyseldir ve zahmetini bağırır. Sanat emeği doğal emektir. Yakınma, böbürlenme yoktur. Protokol sevinci, protokol acısı şiire yakışık durmaz. Bak, bir gram balın ardındaki zahmete. Bir gram bal için binlerce çiçek dolaşıyor arı. Arının varlık nedenidir. Doğasıdır. Ve alçakgönüllüdür. Gerçek bal da zaten, çiçeklerden bu gösterişsiz, yakınmasız zahmetle süzülenidir. Sözünü ettiğin genç eğer 'şair'se bu zahmeti göze alır zaten.

Doğayla iç içe ve doğanın sesi gibi temel bir özelliği olsa da, şiirinin öznesinde insan var, öznesi hep insan olan bir şiir seninki.

İnsan olmanın bilinci, umudun da ışığıdır. Esası da odur umut ışığının. İnsan olma gerçeği, yaşadığı zaman diliminde zulüm yapmak ve yaşadığı coğrafyayı yok etmek değildir. Zalimlik değildir. Kendini kendi değerlerine doğru derinleştirmektir, gelişmedir, yaşadığı doğayı korumaktır. Bu bilinçten yoksunluğun oranı, soysuzlaşmanın, insan gerçeğinden uzaklaşmanın oranını da belirliyor. Kuşkusuz ki, zulmün sorumlusu olan insana karşı verilen mücadelenin mimarı da insandır. Düşümü, düşüncemi, duygumu elbette ki insan olarak soluyorum.

Sadece kağıt üstü çalışması ayları bulduğu halde, Mavi Yengeç Ağıtı'nı bir türlü bitiremiyordum. Kız Ali'de de öyle olmuştu. Sıkıntısından kurtulmak için şiirden romana kaçtım. Hikâye ettim. İyi bir roman da olmuş olsa, şiir olarak bitirmeyi yeğlerdim. Mavi yengeçle de böyle boğuşuyordum. Pes edip bırakacağım günler. Bir gece yarısı kapımız çaldı. Açtım. Uzakta, karanlıkta, ışıktan yüzüyle Ho Chi Minh duruyordu. Çok heyecanlandım. İçeri davet ettim. Acelesi olduğunu söyledi. "Ne güzelsiniz! Şiir yazar gibi kurtuluş savaşı verdiniz!" dedim. "Sen de kurtuluş savaşı verir gibi şiir yazıyorsun!" dedi. "Bitiremiyorum!" dedim. "Hiçbir şey tam bitmez, doyumu olan hiçbir şeye tam ulaşılamaz!" dedi. Bir lokma ekmeğin bile çiğnenmeden yutulamayacağını söyledi. "Çok daralırsan çağır, gelirim!" dedi. Gitti. Karım, "Kiminle konuşuyorsun?" diye seslendi. "Ho Amca'yla!" dedim. Dürtüp, "Git diğer odada yat, kiminle konuşursan konuş!" dedi. Uyanıp öbür odaya gittim, şiirimin son dizesini yazdım. Ho Amca'yı duygusuyla soluyup bitirdim şiiri. Doğalın yapaya, doğanın insana başkaldırısını anlattığım bir şiiri, insan gibi bir insanla bitirdim. Yani, denizin kendinden çalınanı geri alması için, derin koynundaki mermerin kırıklarını kuşanmasını ve geri aldığı yerlerde açan yabani otları gizli bir aşkla seyrediyordum, fakat, Ho Amca'dan beslenen bir duygu ve düşünceyle.

Bireysel çıkarcılığın da, ona varlık nedeni olan toplumsal rezilliğin de arkasında insan var. Yoksul olsun zengin olsun, o insandan iğreniyorum. Bu iğrenti, yanmış koca bir ormanın isi gibi dolduruyor içimi. Şimdi bu duyguyu ne solcunun yapayı, ne düzenin yardakçısı taşır. Biri kuru teori, diğeri halka küfür üretir. Oysa ki, bir insani değeri korumak, ona ibadet eder gibi sarılmaktan geçer.

Her şairin "şiiri yaşamına dahil" olmayabiliyor. Oysa, yaşam öykünü bilmesek de, şiirinden rahatlıkla biyografini yazabilirmişiz gibi geliyor bana. Özeleştiri dahil, bütün hesaplarını şiirde veriyorsun. Küçücük bir dalın kıpırtısını şiire taşırken bile nabzının sesi duyuluyor. Bunu yalnızca lirizmle açıklayamayız bence. Şiirlerin hem kendinin, hem yaşadığın sürecin tarihini düşüyor.

Sevdiğim bütün şairlerde bunu gördüm. Her anı şiirle iç içe yaşayınca böyle oluyor. O sizin sığınağınız, cepheniz, derdiniz, suskunluğunuz, bağırmanız, acınız, sevinciniz oluyor. Kimi büyünüz oluyor, kimi büyü bozmanız; çare arayışınız. Tanımınız. Yaşam gerçekliğinde yapmacıksız yanınız. İlle de bir tanım aramak gerekirse, devrimci gerçekçilik denebilir. Bu tanım lirizmi de içerir, romantizmi de. Onları kapsar ama daha başka, daha kapsamlı bir şeydir. Sanatta esasında böyle kuşak ayrımları ve ekoller vb gibi paketlemeler doğru değildir. Yerelle evrenselin, güncelle çağdaşın birleştiği yeri bulmak gerekir.

Doğru; gerek yazdıklarım, gerekse yaşadıklarım bir bütünün parçalarıdır. "Şimdi yağmur daha derin denizden" sözünü, cezaevinde Damla'yı yazdıktan otuz yıl sonra yazdım. Politik söylemi olan şiirlerde de böyle.

Politik içerikli olsun, doğa diliyle olsun, şiirlerinde aşırı uçta denecek bir söylem içindesin. "Dövüşe Dövüşe Yürünecek", "Çarpışarak", "İstanbul Seni Seçmeyecek" politik söylemli şiirler. Hatta şiirinin adını "Ayaklanma Çağrısı" koyuyorsun. "Şu Güz Günleri" benzeri sevda şiirlerinde de, toplumun geçerli etik değerlerine karşı "yıkıcı" bir söylem var. Yazarken tanıdığın hiçbir sınır yok.

Toplumsal uyuşukluğun ya da benzeri gayri insani, insan gerçeğine ters düşen tutumların, şairi aşırı söyleme zorlaması doğaldır. Hayatı ve halkı derinliğine solumadın mı popülizm ve bireysel fantaziler üretmekten öteye gidemezsin. Hayatın gerisinde ve yapay kalırsın. Yüzeysel kalırsın. Yüzeysellik yanıltıcıdır. Sanat hayatın kaba yansıtıcısı da değildir, gerisinde kalıcısı da. İleri çekme dinamiğidir. Yapay sanatta her zaman burjuvalaşma, ya da sistemle uzlaşma özentisi vardır. Ucuzluk, ucuz çıkar birlikteliklerini getirir. Konformizmi körükler. Metalaşırsın ve 'dünya nimetleri' vazgeçilmez olmaya başlar. Halk denizinden uzak düşüyor olman önemini yitirir. Kuşkusuz ki yapaylığın 'sağ'ı 'sol'u yok ama, 'solcu'ların yapayları bu eğilimlere daha hızlı çark ederler. Sanatı siyasete alet etmeyin diyenlerin ise, küllerini eşeleyin, gerici sistemle çıkar bağları görülür.

Sanatçı tarihçi değildir ama gerçekçi sanat sivil tarihin kaynaklarından biridir.

Politik önderlik ya da sistem, kim koyarsa koysun, ne olursa olsun, yaratıcı emeğe sınır, gericiliktir. Sınır bir ısmarlamadır. Ismarlama sanata değil, zanaata uygun düşer.

Diplomatik dil ve tedbir politikacı yöntemidir. Fütur, tedbir, perva sanatın ölçüleri değildir. Elbette isyankâr olacak. Fütursuz, tedbirsiz, uzlaşmasız, gereğinde pervasız olacak. Bu onun bileği taşıdır. Çünkü dinamiği eleştirel olmasıdır. Bilim de öyledir.

İsyankâr olmayan halk ahalileşip köleleşiyor. İsyanın cesaret gibi bir yüreği olmalıdır. Hayat bu görevi kime veriyor? Halka bu niteliğini anımsatıp, gereğinde öne atılacak kişidir de şair. Aydınlığa olan tutku ve cesaret, çok bilgili olmaktan daha önemlidir aydın niteliğinde. İşte, ortam bilgili gerici sürüsüyle dolu.

Sözgelimi, aşkta sınır olur mu? Namusa 'evlilik' gibi bir sınır koyabilir misiniz?

Tabii ki zulme de, gayri insani ve insanın beynini, yüreğini, tenini sınırlayan her şeye başkaldıracaksın.

Birini tanıyorum. Eskiden işkenceciymiş. Konuşturmak için çok gencin kanına bulanmış. Şimdi o günlerini unutmaya çalışıyor! Kendini doğaya vermiş, karga besliyor. Yedi kere dilini kesersen konuşacağına inanıyor karganın! Aynı işi sürdürüyor yani. Elbette ilk işinde gencin, ikincisinde karganın yanındayım. Lanet okuyorum. İnsan olmamın bir gereği olarak yapıyorum bunu.

Sevgi ve isyan duygusuyla dolu olmayan şiir yazamaz. Yazıp da yükselen yok mu? Sürüsüne bereket var elbet. Yükselmesine yükselirsin de, altın dolu değilse, yani balon gibiysen, bir iğne ucunda patlayıp düşersin ve düşüşün hazin olur. Haydi git Köroğlu'na, Dadal'a, Karacaoğlan'a, Nâzım'a, A. Arif'e çivi çak bakalım, o mu patlar, çivin mi eğilir? Öyle an var ki, elbette şair o anda, isyanın, ayaklanma çağrısının sesi olacaktır. Bu, onun yüreğinin, hayatın sevgisiyle dolu olmasının en yüksek ifadesidir. Neruda, Alberti, Atilla Josef, Marti, Mayakovski, Nâzım, Brecht, nice şair, böylesi nice şiir armağan etmiştir insanlığa. Hadi gelsin de 'şiir uzmanı' kötü desin onlara!

Kitap tanıtımı çerçevesinde bir-iki yazı dışında şiirin üstüne hiçbir değerlendirme yok. Konuşulanlar da hep politik kimliğine yönelik. Oysa 35 yıldır, ince şiirler yazıyorsun. Genç bir okur kitlen var. Kimi zaman da, Darağacında Üç Fidan kitabında olduğu gibi onlarca basıma ulaşan kitaplarına şiir ekleyerek şiirlerini genç kitlelere taşıyorsun. Birçok popüler şarkının sözleri senin şiirlerinden. Anadolu'nun her tarafından sürekli şiir okumalarına çağrıldığını biliyorum. Edebiyat ortamının ilgisizliğini nasıl açıklıyorsun peki?

Hakkımda duyduklarıyla, 'sert solcu' diye infaz kararı veren, ya da 'Hâlâ şiirin barut mu kokuyor' diye soran "eleştirmenler" var. Şimdi sen, 'kekik koksun istiyorsun şiirin, ırmak çağıltısı duyulsun' diye soruyorsun. Hayatı da, sanatı da ciddiye alıyorsun çünkü. Yüreğinle beyninin bütünlüğü var ve kendinden de eminsin, yaptığın şeyden de eminsin. Haset ve ihtirasla yanaşmıyorsun. Şiir "eleştirmeni" geçinen tipler var. Şiirde tutturamamış, öç duygusuyla dolu tipler. Bilgisiz, ruhsuz. Ufukları dar, sevgisiz, yaşamsız, köstebek gibi yaşadıkları çukurdan çıkmamış, halsiz, angaje olmuş, çıkar ilişkileri içinde alınıp satılan tipler. Yapı ve esas itibariyle gerici tipler. Ve zaten yeni olan bir şeyi görmek de gerici yapı için zordur. Lambaya saldıran softalar onlar.

Sol kesime gelince, genellikle küçük politik çıkarlar açısından bakılıyor. Kolay beğeni egemen. Yapaya teşnelik var. Örgüt önderine 'Sahneye çıkardığın çok kötü bir şair' diyorum, 'Fakat örgüt üyesi!' diyor. Bir yanı bu, bir yanı ise, eleştiriye tahammülsüzlük. Örgüt eleştiriye tahammül edemiyor. Bu da bir türlü gericiliktir. Örgütün tarih anlayışıyla çelişmek, devletinkiyle çelişmekten daha kahır vericidir.

İlk kitabın Hayatımız Üstüne Şiirler (1972) yayımlanıyor. 12 Mart Muhtırası verilmiş, toplumsal ve siyasal ortam oldukça çalkantılı. Sense hâlâ "Yaşadığın günlerin hesabını soranlara/ bildiğin marşları söylemeyi unutma" diyor, bununla da yetinmeyip, "Ah, çılgın bir aşkın kollarında incelen bıçak, seni öperek bilemeliyim" diye ekliyorsun. Tutuklanman da pek sürpriz olmamıştır senin için.

Bu ilk kitabım çıkar çıkmaz toplatıldı. "Üç Dağa Ağıt", "Yalnız Değiller" gibi şiirlerden yargılandım. O dönem şiirlerim dönemin yüreği gibidir. Yattığım Maltepe'de Mahirler, Cihanlar, idam öncesi Denizgili kurtarmak için tünel kazıyordu. Herkes gücü oranında bir şey yapıyordu idamları önlemek için. Ben şiir yazıyordum. Darağacında Üç Fidan'ı da cezaevinde kurdum kafamda. O dönem şiirleri onun doğal bir parçasıdır. 22 sene yasak kaldı. Şimdi 23. basımında. Yasaklı yıllarının intikamını alır gibi. Hâlâ da ara sıra yasaklanıyor! Bizans yok saydı, halk bağrına bastı o kitabı.

Ben aynı dönemde Halkın Dostları dergisinin sorumlusu olarak da yargılanıyordum.

Halkın Dostları dergisinin serüvenini hep merak ediyorum. Ataol Behramoğlu ve İsmet Özel'le birlikte çıkarıyorsunuz dergiyi. 12 Mart'ın ertesinde kapatılıyor. Ama daha önce kapatma kararını kendi aranızda aldığınız yönünde bir şeyler okuduğumu anımsıyorum. O sırada Ataol Behramoğlu yurt dışında, peki İsmet Özel'in tutumu neydi? Deniz Gezmiş-THKO gibi farklı bir politik eğilimden gelmene rağmen sanat anlayışında A. Behramoğlu'na daha yakın durduğun izlenimim var. Bu durumun ortak dergi ilişkilerine yansımalarını hep merak etmişimdir.

12 Mart'la birlikte bütün ilerici demokrat yayınlar kapatılmıştı. Ardından tutuklamalar, öldürmeler geldi. Halkın Dostları kapatılmamıştı. İsmet ve yazar bazı arkadaşlar kapatma eğilimine girdiler. Kuşkusuz ki, olması gereken tam tersiydi. Kapatmak teslimiyetti. Tam tersine, demokrat ses, daha da politik içerikle gidebildiği yere kadar gitmeliydi. Aboneler arasında Mahir Çayan, Sinan Cemgil, Deniz Gezmiş gibi isimler vardı. Ve ateşin ortasındalardı. Tuhaf ki kapatma eğilimine ilk giren, öncelerin en keskin konuşanı olan İsmet'ti! Derginin yasal yetkileri de onun üstündeydi. Ataol'la haberleştim, yazıştık. Sürdürmenin namus borcumuz olduğunu, her sorununu yükleneceğimi söyledim. Çıkarılması gerektiğini, bu çabada olacak arkadaşları coşkuyla karşıladığını söyledi. Zekai Bostancı ile Ankara'ya gidip İsmet'i buldum.Derginin yasal yetkilerini istedim. 'Namazdan sonra konuşuruz' falan gibi sözler etti. Her zaman birtakım fantazileri olduğu için ciddiye almadım. Biraz da 'kaba' zorlamamızın etkisiyle zorda kalıp yasal yetkileri ve mührü verdi. Esasında bizim dünyamızdaki ilişki ve düşüncelerini de kapatma duygusunun uç verdiği bir dönemindeymiş. Ataol, Paris'te Pablo Neruda ile konuşmuştu ve ona Şili'de bir burs ayarlama durumu vardı. Darbe bunu da suya düşürdü. Kökleri güncel hayatımızdan çok, ideallerimizde olan, salt söz ustalığına dayalı şiirinde, idealizmin odağını marksizmden islamizme çevirip, aynı şiir yapısına sol politik simgeler yerine dinsel simgeler yerleştirerek kendi çizgisini sürdürdü. Ben esasında onun bu 'değişimine' hiç şaşırmadım. Daha önce gördüklerimin deneylisi olmaktan belki de. İkinci Yeni'yle cebelleştiğimiz günlerde, İstanbul'a geldiğinde E. Cansever'in evinde kalıyordu söz gelimi. A. Arif'i dergiye küstüren yazı da onun kaleminden çıkmıştı. Keşke gittiği yerde, şiiriyle kalmış olsaydı. En azından, tanışı olduğu insanların küllerinden kara fantaziler üretmemiş olsaydı.

Dergiyi İstanbul'a taşıdık. Birkaç fedakâr arkadaşın gece gündüz, bela içinde koşturmasıyla altı sayı daha sürdü. Neruda'nın darbecileri hedef alan ve Latin Amerikalı devrimcilerin yüreği olmuş şiirini yayınlamıştık. Ataol bizi cesaretlendirmek için dergiyi Neruda'ya imzalatıp yolladı. Sinan Cemgil'in dağda öldürüldüğü aydı. Bekir Yıldız diziyordu dergiyi. Aynı zamanda güzel öyküleriyle de besliyordu. Ataol dörtlüklerini, Cellat şiirini yollamıştı. Tan Oral desenliyordu onları.

Dört yaprakla başlamış, küçücük bir dergiydi esasında. Fakat bakın otuz yıl geçti unutulmuyor. Nasıl etkiliymiş. Nasıl bir dinamiği yakalamış. Nasıl bir duyguyla, içerikle örülmüş. Öncü bir işlevi olmuş. Öyle, ensesinde soluğunu duyduğu holdinglere göre rota tutan bir dergi değildi. Tam tersi, sanata sırnaşan petrol şirketlerine, bankalara, medya ağalarına kınından sıyrılmış Sürmene bıçağı gibiydi.

Gerek o dergiye, gerek o döneme ve bunun toplamı olarak da Türk şiirine Ataol'un taşıdığı kimlik çok önemlidir. Nâzım gibi o da kendi döneminin miladıdır. En karmaşıktan en sadeyi süzmüş olan bir şiirdir onun şiiri. Yeni bir şiirdir. İnsani değerlere, klasik ideallerimize, köklerini güncel hayatımızdan alan taze, körpe, yeni yorumlar getirdi. Kitaptan okuduğumuz değil, yaşadığımız yorumlar. Yerelle evrensel, güncelle çağdaş inceden inceye buluştu. Bir yanı bu. Bir yanı ise, 950-65 arası halkın en değerli evlatları yasak altında. Nâzım, A. Arif, E. Gökçe, V. Türkali, A. Kadir... Neruda, Attila Josef, Marti gibi şairler ise, çevrilmemiş, bilinmiyor. Ataol'un şiiri, entel burjuva fantazi sanatının da, yapay kolay sol sanatın da önünü kesti. Kendinden sonrakiler için bir şans olarak pırıldadı. Anlaşılmazın önünde hayran duran bir okur vardı ve daha çok dile dayalı, bireysel fantaziler üreten bir şiirdi başat olan. Kültürel birikimiyle de besledi Ataol kendinden sonrakileri. Benim Halkın Dostları'ndaki çabam esas olarak militan bir çabadır. Şiir ve kültür miladı Ataol'un künyesine yazılıdır. Ataol ise yolunu, ufkunu açtığı kendinden sonrakilerin künyesine. Klasikte kalanın modern olanla, ütopyanın güncel yaşam gerçekliğiyle uçlarını buluşturan bu şiir, dönemin sosyal, kültürel, politik bütünlüğüyle; geçmişteki yerel ve evrensel kökleri ve yolunu açtığı sonraki kuşaklardaki sürgünleriyle başlı başına bir inceleme konusudur. Öğretmendir bu konu. Genç kuşakların 'Godo'yu bekler' gibi bir "şiir uzmanı" beklemeden, bu ve benzeri konulara eğilmeleri gerekir. "Herkesin, her şeyin sahtesine müptela olduğu" Türkiye'de, Türkiye koşullarında "şiir uzmanı" kesilenlerin harcı değil bu. Şimdi düşünün ki, "eleştirmen", onun taşıdığı şiire bile "siyasetin sultasında" yakıştırmasını yapıyor! Bu yargıyı verdiren ruh neyin sultasında ola ki?

Ve İstanbul'daki altıncı sayısını çıkarıyorduk ki Halkın Dostları da yasaklandı. Bir süre dağ köylerinde saklandım. Sonra tutuklandım. Derginin abonesi de olan M. Çayan'la aynı koğuştaydım. Hatun Karadeniz de ordaydı, Cihan da, Ömer de...

1974'te afla davaların düşüyor, cezaevi günleri bitiyor. Aynı yıl ikinci şiir kitabın yayımlanıyor. Fırtınayla Borayla Denenmiş Arkadaşlıklar. İlk kitabındaki coşkulu, öfkeli, dik başlı, her an kavgaya hazır sesini de, ince sevda duygunu da koruyorsun elbette. Ama şiirin yalınlaşıyor, halk şiiriyle alış verişin artıyor, destansı bir ton kazanıyor şiirin ve daha uzun soluklusun bu kitapta. Cezaevinin de etkileri olmalı. Bir süre sonra da bu kez Ataol Behramoğlu'yla ikiniz "Sanat ve kültür mücadelesinde Militan" dergisini çıkarıyorsunuz.

Halk kültürü yakut dolu dipsiz bir kuyu gibidir. Bütünleşip indikçe derinleşir, zenginleşir, bilgeleşirsiniz. Değersizleri zaten zaman içinde yok olup gitmiştir. Bilge olan, derin olan, engin olan kalmıştır. Bunu miras almaktan, onunla beslenmekten daha doğal, daha güzel ne olabilir? Biri çıktı, kuyuya bir taş attı, bir fantazi taşı, sorsanız 'bu anlamda söylemedim' diyeceği bir laf etti, 'folklor şiire düşman' diye, nice yetenekli gencin önünü tıkadı, bu zengin kaynakla buluşmalarını engelledi, zarar verdi.

Burjuvazi halkı kendi öz değerleri ve zenginliğinden soyup, yozlaştırıp, soysuzlaştırmaya çalışıyor. Boşalttıkça yerine magazin üflüyor. Arabesk üflüyor. Renkli cam kavanozlarından, cızırtı kutularından, kağıt paçavralarından, durmadan, günün 24 saati, dört koldan. Bırakalım 'şiiri zenginleştiren kaynak' falan sözlerini, sadece bu olgu bile, halkın değerlerini koruma görevi vermiyor mu bize?

Bu geleneği önemsemem, ilk yazdıklarımdan beri şiirimin özelliğidir. Kuşkusuz ki cezaevi günleri çok okuma olanağı bulduğumuz bir dönemdi. Elimize geçen her şeyi tekrar tekrar okuduk. Türküleri özümleye özümleye söyledik, öğrendik. Bizden olan her şey sindi içimize. Özlediğimiz her şeyi türkülerde, ağıtlarda, hoyratlarda yaşadık. Karacaoğlan'ı bin kez okudum. Dadal'ı öyle, efsaneleri, masalları, destanları...

İkinci kitabım, bunların ötesinde, o günlerimizin türkü sesiyle an be an tarihidir de. İçlenişleriyle, dışlanışlarıyla, özlenişleriyle, söylenişleriyle...

Ataol, Türkiye'ye döner dönmez yeni bir derginin çalışmasına başladık. Daha kapsamlı bir dergi olsun istedik. Bir kültür birikimi oluşsun istedik. O da bunun birikimiyle dönmüştü. Sahip ve sorumluluğunu ben yüklendim. Ataol derginin içerik temeli üstüne yoğunlaştı. Bir nokta vardı ki, ufak sorunlar biriktiriyordu aramızda. Bu kültür anlayışlarımızdan çok, güncel politik eğilimlerimizden geliyordu. Hayatlarımız da bizi böyle sürüklemişti biraz. Altıncı sayıda, 'Ya sen al götür dergiyi, ya bana bırak!' dedi. Onun kadrosu vardı. O kesimde sanatçı çoktu ve zaten Ataol'un kendisi bile tek başına, onlarca sayı çıkabilecek kapsamlı bir dergi yükü gibiydi. Benim kesimde benden başka sanatçı yoktu. Ayrılıp gazeteciliğe başladım. Darağacında Üç Fidan, Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit gibi kitapları yazdım. Anadolu, özellikle Kars, Ağrı, Mardin, Urfa gibi bölgelerin muhabirliğini falan da yaptım. Ülkede en uç köşelere dek röportajlara çıktım. Militan'ı Ataol götürdü. İyi de götürdü. O dergi bir ansiklopedi gibidir. Her sayısı önemli, her sayısı temel bir konuda kültür mücevheridir.

Dövüşe Dövüşe Yürünecek'te (1976) kimi ipuçları var ama asıl Hayatı Tutuşturan Acılar'la (1978) birlikte, "kırılan daldaki acı"yı da anlamak istiyorsun artık. İlk kitaplarda idealize edilmiş "halk"ın bazen "başıboş bir kalabalık" olduğunu görüyorsun. Haklısın, "Hem geçip gitsin istiyorlar zaman, hem geçen zamana yakınıyorlar." Başta söyledim; yaşadıklarıyla yazdıkları örtüşen bir şairsin. Biraz da şiirinin o günlerdeki bu ruh halinden söz edelim mi?

Halkla ahaliyi birbirine karıştırmamak gerekir. Halk suskun ve çaresizdir ama bir yanardağdır. İçi kıvılcım dolu bir yanardağdır. Ruhu olan bir yanardağdır. O ruh ki nice zenginliklerin eşiği, nice acıların beşiğidir. Nice kavganın görmüş geçirmişliğidir. O ruh, önderiyle, örgütüyle, sözcüsüyle hareketini, ateşini bulur. "Sokakta ruhsuz bir kalabalık" diyorum, halk demiyorum. "Yoksul da olsalar onurlu insanlar doldursun sokakları" diyorum. "Cesur ama sıradan dostlarımın gölgesine ilişmeden çıktığım tepelerde" diyerek kavga arkadaşlarımı da eleştiriyorum. "Yanıldın ah yanıldın" derken, "kendi küllerine doğru uçuşan kelebekler gibi" derken kendimi de. Ama bu eleştiriler halkın kıvılcım yüklü bir yanardağ olduğunun, zengin değerler kuyusu olduğunun bilgisiyle, bilinciyle beslidir. Şiirlerin bütününde bu vardır. Çünkü sen de, ben de ve bizim gibi insanlar, halkın unsurlarıyız. Ne pahasına olursa olsun düşünüyor ve uğrunda dövüşüyoruz düşüncelerimizin, doğru bulduğumuz şeylerin.

Dünyanın güneşten koptuğu ve ışık diye adlandırdığımız şeyin de ardından sürüklenen kıvılcım sürüleri olduğu bilimsel bir bilgidir. Bilimsel bilginin inkarı olur mu? Bu göçmen kıvılcım sürüsünün yanardağları yuva tuttuğunu, bu bilginin tadıyla söylüyorum. İnsanoğlu var olalı beri, zalimler ve mazlumlar da var. Bu yeni bir şey değil. Zalimler azınlıktır fakat iyi örgütlüdür. Çoğunluktaki mahzun ve mazlum ise dağınıktır. Yüzyılların mücadelesidir bu. Bize düşen kendi zaman dilimimiz ve coğrafyamızda zalim ve gayri insani olana karşı saf tutmaktır. Her dönemde has insanın, şairin safı bu olagelmiştir. Ama, zalim kim, mazlum kim, tanımını yapıp adını da koymalısın. Kim olduğunu söylemelisin. İsmet Özel'in bir internet sitesindeki Şiir Dersleri'nde de, "şair zalime karşı mazlumdan yana olagelmiştir" türü şeyler söyleniyor. Sivas'ı ateşe veren örümcek kafalı güruh mazlum mu, zalim mi? Adını koyacaksın. Külleri hâlâ içimizde kırlangıç sürüleri gibi uçuşan o cevher yürekli aydınlık insanlarımız mahzun ve mazlum mu, zalim mi? Teoriyi, güncel yaşamla somutlamadın mı, adını koymadın mı "söz ustalığı"nda kalırsın. Bu "yüzeysel ustalık" nilüferlerin güzelliğiyle bataklığa da çağırır insanı!

Esasında tarihten bize kalanlar şiirin iyi örnekleridir. Kötüler yok olup gitmiştir. Birkaç yetenek ve biçim ustası dışında esas olarak böyledir.

İçine kapandığın, yenilgi acısı soluduğun, yalnızlık çektiğin dönemler de olacaktır elbette. Ruhunun bu duygularla çınladığı dönemler de. Çünkü bu da hayatımızın bir parçasıdır. Yenilgi, yitirme, yalnızlık acısıyla teslimiyet, vazgeçme, döneklik duygusunu birbirine karıştırmamak gerekir. Ayrı, zıt şeylerdir...

Irmak Boylarında Turaç Seslerinde'ki (1978) şiirlerde yanık bir türkü tadı var. Gitmeye hazırlanır gibisin. Usuldan söylüyorsun şiirlerini, biraz da içe dönük. Bu dönemde Yılmaz Güney'le de "Güney" dergisini çıkarıyorsunuz. Ama bence asıl dönemeç kitap, sürgüne gidişinin ikinci yılında ülkene geliyor: Savrulmuş Bir Ömrün Günlerinden (1982). Artık "Türkülerin dalgını" günler başlıyor çünkü.

Turaç, Toroslar'ın eteklerindeki ırmak boylarında yaşayan bir kuştur. Nesli tükenmekte olan güzel bir kuştur. Güzel öter. Korkunca da, sevinince de öter. Ötüşü korunağıdır, silahıdır, sevdasıdır. Öttükçe de düşmanı onu bulur. Şairi anımsatması bundan belki de.

O kitabın çıktığı günler, bin dert bin bela içindeyim. Yine darbe öncesinin kokuları var. Sıkıyönetim günleri. Davalarımız Askeri Mahkemeler'e devrolmuş. Aranıyoruz. Yılmaz'la çıkardığımız her sayısı toplatılıyor. Yılmaz'a söz vermişim özgürlüğü için. Bu iş için soluksuz koşturup duruyorum. Özel yaşamımda sorunlarım var. Annemizin ölümü taze. Sevdiğimden ayrılık yaşıyorum. Sürgüne çıkma öncesi. Şehrimden, sevdiklerimden, kardeşlerimden, coğrafyamdan süresi belirsiz bir kopuş olacak. Şiire sinen de belki böylesi izlerdir.

Evet, o dönemde Güney dergisini yönettim. Yazı ve şiirlerimi onda yayımladım. Fakat dergi esas itibariyle Yılmaz'ın dergisiydi. O koşullarda ve o konumda ondan daha fazlası da olamazdı. İlk kez Kürtçe- Türkçe Ciğerhun yayımladık. Çeviren genç arkadaşımız Gani bir süre sonra deniz kıyısında ölü bulundu. Kültür aracılığıyla devrimci güçler arasında birliğe çabaladık. Sonra Yılmaz'ın ayrı bir çizgi olma eğilimleri ağır bastı. Kültür potansiyeli, daha çok bu eğilimin yedeğinde kaldı. Ecevit dönemiydi, sıkıyönetim vardı. Dergi sıkıyönetimce kapatıldı. Esas olarak, Yılmaz'ı özgürlüğüne kavuşturma çalışmalarına ağırlık verdiğim günlerdi.

Savrulmuş Bir Ömrün Günlerinden, sürgündeki ilk iki yılımın ürünüdür. "Uyandırın anamı söyleyin gidiyorum, dönemem belki geri yolumu gözlemesin" diye başlayan ilk şiiri daha ülkeden çıkarken, uçakta yazmaya başladım. Öyle de gitti. 33 yaşındaydım. Dönebildiğimde ise 50. Doğru ki savrulduk. Bir ucundan bir ucuna dünyaya, bir ucundan bir ucuna hasretlere, meraklara, öfkelere, hüzünlere, kimi kez sevinçlere... "Nedir Anlamı Hayatımızın" şiiri bu savruluştaki 'iç' hesaplaşmamdır.

Savrulmuş Bir Ömrün Günlerinden, Nihat Behram şiirinin bir kimliğe dönüşmesinin kitabı. Bu benim görüşüm. O kitabı ilk çıktığında okumuştum. Yeniden okuyunca yine heyecanlandırdı beni: "Biraz da bilmediğimiz şeylerden söz edelim, mesela kendimizden." Bu dizeyi kaç kez tekrarladım kimbilir. Ben sürgünlüğün şiirine çok şey kazandırdığını düşünüyorum. Sence kaybettirdikleri de oldu mu? Uzaklık bazen dilsel bir yalnızlık da yaşatabiliyor insana.

Kazandırsa da kazandırmasa da, sürgünlüğün de, mahpusluğun da boynu kırılsın. Bedduaya konu şeyler bunlar.

Benim kimliğim yine de ilk kitabımda gizlidir. Konuşmaya başlayan çocuğun sözleri gibi naiftir, sadedir. Taze fidanın ilk tomurcuklarıdır. Bir yavru gibi yüreğin kara, tipiye, rüzgâra ilk açılışıdır; kendi gücüyle direnişi öğrenişidir. Gün ışığını ilk emişidir. Dalın ilk renklenişi, yemişlenişidir. Kimliğin kök uçları orda gizlidir. Kuruyacaktır ya da sürüp gidecektir. Bu da benim görüşüm.

Sürgüne, mahpusluğa gelince: artık şiir kabuğumuz olmuş. Önemli olan hangi ortamda olduğun değil, hangi yürek, hangi bilinçle olduğundadır. Cezaevinde, fakat yüreği dışarda özgürlük ateşinde çarpan çocuklar var. Dışarda olup da gerçeğin karşısında kör yürekle gezenler de. Yurt dışı süreci, ülkem ve ülkemin insanlarının derdine çare olma duygusuyla koşturmakla geçti. Soluksuz dolaştım. Avusturalya'dan Kanada'ya, Hindistan'dan Portekiz'e. Geceden geceye, toplantıdan toplantıya. Bir de geçim derdi, bir de okuma, bir de şiir, yazı çizi... Kuşkusuz ki yaşadığın ortam, o ortamın gereği bazı duyguları öne çıkarıyor. Gurbetteysen hasret duygusu sözgelimi. Merakı, tasayı, garipsiliği, yalnızlığı, yabancılığı... toplamında kızgınlığı, kırgınlığı...

Yağmur sözünün romantik bir motif olduğu yerden yağmurun sıkıntı verdiği, küfürle anıldığı bir yere gitmişsin. Dedenin dedesinden öyküsünü miras aldığın ırmak boylarından, huyunu suyunu bilmediğin bir nehrin kıyısına gitmişsin. Bunların etkileri var kuşkusuz. Bana roman yazdıran şey de senin 'dilsel yalnızlık' dediğin şeyin sonucu olmalı. Ondan kurtulmanın bir çaresi olarak. Gurbetteki insan, sıladakinden daha çok sılada kalmaya çabalıyor. Rüzgârdan yol soruyorsun, yaprak hışırtısından haber, kuş kanadından hız... Benzerin ayva olsa, önünde bin kat kalıyorsun. Gurbetteki insanlarımızın da, sıladakilerden daha geleneklerine bağlı, dindarının daha dindar olması da belki bundandır. Gel gör ki, İstanbul'da, konakta oturup da Paris'te gibi yaşayanlar da var! Batı'ya gidince, 'Batılı' oluvermişler de...

Gurbet günlerinde, Çiçek Pasajı çevresindekiler gibi açtığım sokak manavında Türkiye'den gelen inciri, mandalini, bademi, eriği en önde en güzeliyle sıralıyor, Türkçe tekerlemelerle satıyordum. 'Türk şair, renksiz hayatımıza renk katıyor!' diye haber konusu oldu. Kaybettiğin şeyi kaybettiğin yerde kazanma arzusunun çabalarıydı belki.

Sürgün, çuvalla elmas da kazandıracak olsa, ben yine de Aras boylarında dolaşmayı, Toroslar'ın sisiyle sarınmayı, İstanbul'da kederlenmeyi yeğlerdim. Kendi köküm üstünde açmayı. Dalın zenginliği kendi toprağı üstünde patlayan tomurcuğudur.

Kundak (2000) ayrı bir kitap olarak yayımlandı ama Toplu Şiirler'in 3. cildi İntikam Alır Gibi'yi (2001), (Kundak da içinde yer alıyor) ben tek kitap gibi algıladım. Anadolu Kültürü'nün önemli bir varlığı olan halk şiiriyle tam anlamıyla bir bütünleşme çabası denebilir mi bu kitaba? Diliyle, izlekleri ve çabasıyla.

Halk şiiriyle ilgili düşüncelerimi belirttim. Bunun ötesi yok. Yani otantik halk şiiri başka bir şeydir. Şiire, şu şiir bu şiir diye ölçüler koymak da yanlıştır. Yeter ki iyi, güzel ve yeni olsun. Şiiri mesajı ile, insana yaklaşımı, felsefi ve duygu kavrayışıyla, sesiyle, günceldeki, çağsaldaki insan değerlerine getirdikleri ile değerlendirmek gerekir. İnsan değerlerine açılımlar, yeni anlamlar, yorumlar taşımalısın. Gelişim dalının en uç noktasındaki filizi koklamalısın. Kökünle uyum içinde. Halk şiirini özümsemeksizin, kaynak almaksızın bir yere varılamaz fakat günümüz şiiri onun tekrarı değil, o kaynağı da soluyan başka bir şeydir. Ses uyumları, müziği, ölçüleri de kullandığım oluyor ama başka bir yaşam yaklaşımının nabzı olarak. Halk kültürü çağdaş devrimci sosyalist düşüncenin de kaynaklarından biridir ama kendisi değildir. Doğru olan onunla aynılık değil, onu özümseme, o kaynaktan beslenmedir. Dünü iyi özümsemelisin ama günü yakalayamadın mı dünün tekrarı olursun. Tekrarda şiir yoktur. Yaratma yoktur. Kopya ve üretme vardır.

Halk kültürü, devrimci düşüncenin, sosyalist düşüncenin de kaynaklarından birisidir ama kendisi değildir. Çağdaş devrimci düşünce onu da içerir ama başka bir şeydir. Pir Sultan'ın "Benden selam olsun ev külfetine, çıkıp ele karşı ağlamasınlar" sözünde derin bir şiir vardır. İçinde onuru gizlidir, direnişi, boyun eğmezliği, inancına bağlılığı, ölüm ayrılığının duygusu. Kendi 'imanının imamı'dır da. Deniz Gezmiş de bu sözü söylemiştir darağacına giderken ama imamı istememiştir yanında. Onun 'imanında' toprak ve su vardır. Pir Sultan olsun Deniz olsun, ikisinin de ayaklarını bastıkları yer dağ ve zindandır. Deniz'in 'imamı' toprak ve sudur. İnsan aydınlığının süzüldüğü yeryüzüdür. İnsanın çiçek açacağı bir yeryüzüdür. "Yalnız Değiller"de, "Kanayan Üzümler"de, "Üç Dağa Ağıt"ta, günü bu yanından solumanın uçları vardır. Ona Pir Sultan da kaynaktır, Alberti'nin Lorca Ağıtı da. Bu sentezden süzülür ve yeni, başka bir ırmaktır.

Toplu Şiirlerim 1999'da "Yalın Yürek" adıyla bir ciltte toplanmıştı. "Kundak" da çıkınca, geçtiğimiz yıl üç ciltte toplandı. İlk şiirimden sürgüne dek olan süre (1967-1980) "Hayatımız Üstüne Şiirler" adıyla, sürgün dönemi (1980-97) "Ayrılık da Yakışıklıdır" adıyla ve ülkeye döndükten sonraki süre "İntikam Alır Gibi" adıyla yayımlandı. Fakat bu yayın biçimini seçmekle doğru mu yaptım yanlış mı bilemiyorum. Ataol, 10 kitabın tek tek basılmasını önermişti. Ben tümünün bir kitap olmasını istiyordum. Sonuç içime tam sinmedi. Ötesi, çok yanlışlarla çıktılar. Yürek işçiliğiyle inceden inceye işlediğiniz sözlerin ezik büzük, yanlış yunluş çıkmasının üzüntüsü taşınır cinsten değildir. Yakınacak olsanız, arkadaşlarınızın derdinin sizinkinden daha büyük olduğunu görüyorsunuz! Yazık ki daha bu sorunları aşabilmiş değiliz.

Sürgünlük döneminin üstünde biraz daha durmak istiyorum: 17 yıl uzun bir süre, politik kimliğini de düşünürsek bir şair olarak Avrupa'da çok daha fazla yankı uyandırabilirdin. Belki de buradan yeterince izleyemedik. Buradaki politik ortam malum, orada nasıl, yurduna bu denli bağlı bir aydın, bir şair olarak ne konumdasın?

İtalya sınırından giren bir kurt, İsviçre'de hadise oldu. Köylüler ve avcılar yakalansın, öldürülsün diye; çevreciler öldürülmesin diye seferber oldular. Günlerce TV'lerden, gazete manşetlerinden inmedi kurt. Uzaktan görüntülemeyi de başardılar. Çevreciler mahzun bakışıyla, karşıtları vahşi duruşuyla sundular kamuoyuna. Sonunda parlamentodan vurulma kararı çıktı. Bölgeye asker seferber edildi. 'En vahşi canlının insan olduğunu, kapitalizm ve güdümündeki politik kurtların insanlığa ve dünyamıza daha zarar verici olduğunu söyleyerek, halkın da bu 'kurt'lardan kurtulma hakkı, vurma hakkı olduğunu savundum. Bir başka olayda, dazlaklar bir Türk'ün dükkanını yaktılar. Açıklama yaptım; 'Polis can güvenliğimizi sağlamazsa, biz bu işin deneylisiyiz, kendimiz sağlarız, faşist saldırganları bir gecede bulur, yabancılar polisinin duvarına kulaklarından çivileriz,' diye. Böyle sürgit hikâyeler işte. Öyle olunca da kolları hep içerde olan kapılar açılmıyor size. Küba'dan Castro'ya 'zalim, diktatör' diye küfürle gelip, 'Batı'dayım ve özgürüm' diyen, hemen iş ve ün buluyor. Ben bahçıvanlıktan manavlıktan sağladım geçimimi. Sırdaşı, sırnaşı olduğum işlerden. Zaten ilk gittiğimde de, yabancılar polisinde mesleğimi 'yazar' olarak söylediğimde, 'hobinizi değil mesleğinizi sorduk' diye karşılanmıştım!

Romanlarım Alman dilinde yayımlandı. Alman yayıncım şiir kitabı da istedi. Şiirlerimin çevrilebileceğine ikna olamadım. "Uzun yolun tozuyum" sözünde, gurbet acısı, hüzün, dönüşün belirsizliği, hasret yorgunluğu, garipsilik gizlidir. Şimdi bu, "tozlu caddelerde toz içinde kaldım" diye çevrilince olmuyor. Müziğini, uyumunu, özünü, ruhunu yitirerek çevrilecekse çevrilmesin daha iyidir. Sırf çevrilsin diye insan şiirinden vazgeçmez. Bu sözü, kitabımı verdiğim an, yayınlatma olanağı, yayıncısı olan biri olarak söylüyorum. Şiiri çevrilmeye elverişli olanların çevrilip yayınlanması gerekir, iyi de olur. Benim için böyle değil. Yılda onbinlerce insana kendi dilimde şiir okuyorum. Bunun duygusu daha önemli. Bu duyguyla yaşıyorsan, gurbette de olsan, sıla yüreğindeki mıknatısındır. Aslım astarım budur.

Kaderin 'sorguya çekilmek' olageldi fakat bu soruları, sorgulamadan çok şairliğinin 35. yılında bir armağan olarak kabul et, her ne kadar şiirini tam anlamıyla kuşatan bir söyleşi olmadıysa da.

Değerli bir şair kardeşimin beni sorgulamasından daha güzel, anlamlı bir armağan olur mu?


* Enver Ercan tarafından yapılan bu söyleşi Nisan 2002 tarihli Varlık dergisinden alındı.

NİHAT BEHRAM
 






DUYURU PANOMUZ
Kitapları 1998 yılında ’Toplu Yapıtlar’ adıyla yeniden basılmaya başlanan Nihat Behram’ın kitapları arasında ’Darağacında Üç Fidan’(1976 belgesel) , Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit(1976 belgesel anlatı) ’Göğsü Kınalı Serçe’ (1976 çocuk kitabı) , ’Yalın Yürek’ (şiir) , ’Gurbet’ (1988 roman) , ’Kız Ali’ (1991 roman) , ’Yılmaz Güney’le Yasaklı Yıllarımız’ (1994 roman) ’Özlemin Dili Olsa’ (1999 yazılar-söyleşiler-1) , Başkaldırı şiirleri (2001) Miras (roman 2004) Hayatın Şarkısı(1967-2004 toplu şiirleri) Acının ve Umudun Rengi (2005 yazılar söyleşiler-2) YALIN YÜREK BAYRAM GÜMÜŞ (2007 belgesel anlatı) bulunmaktadır son olarak ta kırkıncı sanat yılın kırk şiirle Tanımlar olarak çıkar 2008
•Burayada yazı yaz!...
• yazı yaz
Burayada yazı yaz
Burayada yazı yaz
Burayada yazı yaz


----------------


----------------
Burayada yazı yaz
Burayada yazı yaz
Burayada yazı yaz
----------



Reklam
 
 
Bugün 3 ziyaretçi (18 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=